Milyonlarca kere demokrasi, milyonlarca kere ahlak...

  

On haftadır köşe yazısı yazıyorum.  Her hafta ne yazmalıyım, ne yazarsam “işe yarar” diye düşünüyorum. Bu haftada da öyle oldu.

“İşe yarayan köşe yazısı nedir”e takıldım.

Masamdaki günlük gazetelerden birini alıp, içindeki “köşeleri” saymaya başladım. Yirmi dört taneydi. Yirmi dördü, yedi ile çarptım, yüz altmış sekiz etti. Demek ki, yalnızca bir gazetede, hafta  sonu ekleriyle birlikte ortalama iki yüz köşe yazısı yazılıyordu.

Bu durumda; diğer gazeteler ve dergilerle birlikte bu ülkede haftada en az üç bin, ayda on iki bin, yılda kırk üç bin üç yüz yirmi köşe yazısı yazılıyordu.

Kırk üç bin bilmem ne kadar  köşe yazısının içinde en çok yazılan  sözcük ne olabilir diye düşündüm.

Demokrasi sözcüğü milyonlarca kere yazılmıştır herhalde. Milyonlarca kere ahlak, milyonlarca kere adalet, eşitliksizlik, devlet, derin devlet, mafya, rüşvet, hortum, vurgun, halk, işkence, darbe, din sözcüğü geçmiştir.

Hiç aklımda yokken karşılaştığım bu tablo beni hem şaşırttı hem de hüzünlendirdi.

Umut sözcüğü de geçmiştir dedim kendi kendime. Umut, sevgi, dayanışma, paylaşma gibi sözcükler de geçmiştir.

Hayatla didişmekten, teslim olmamaktan, uzlaşmamaktan, insana ait duyarlılıklardan, yaratıcılıktan, hayal kurmaktan, ütopyalardan söz edilmiştir. 

Adalet kadar, ahlak kadar, rüşvet, soygun, hortum kadar olmasa bile mutlaka söz edilmiştir.

Yine de kafam karıştı. Bu sefer de, neden bu kadar çok demokrasiden, adaletsizlikten,   eşitsizlikten söz ediliyor demeye başladım.

Yetmedi, her yıl milyonlarca kere yazılan bu sözcükleri elliyle çarptım, yani elli yılla. Demek ki, elli milyonlarca kere yazılmış, söylenmişti.

Neden dedim, neden elli yıldır bu sözcükleri dilimizden düşürmüyoruz.

Çocukluğumuzda, bir şeyi kırk kere söylersen olur derlerdi, biz de inanırdık. Art arda kırk kere isterdik bir şeyleri. Olmazdı. Şaşırırdık. Olmaz tabii derlerdi.  Canı yürekten istemiyorsun, inanarak istemiyorsun derlerdi. O zaman gerçekten canı yürekten istemediğimi, kırkı tamamlamak için ağzımda gevelediğimi fark ederdim.

Birden çocukluğumun bir şeyi çok istersem olacağına inandığım günlerine gittim. Sonra öğrencilik yıllarıma.

Bir edebiyat hocamız vardı. “Ceylana su vermeyen pınarı ben ne yapayım” derdi sık sık.  Bir şiir dizesi mi yoksa bir şarkı sözü müydü hatırlamıyorum. Ama bir köşe yazısının nasıl olması gerektiğine dair yol gösterdi bana.

Bir köşe yazısı, ceylanın susuzluğunu kana kana giderebileceği bir pınar olmalıydı.

O an şiddetli bir sorumluluk duygusuyla ürperdiğimi hissettim.

 

YAVUZ ÖZKAN

NOKTA (7 - 13 Haziran 2004; Sayı: 1092)