Çürüyen şeyi söküp atmak lazım

  

Yazmak için masaya oturduğumda ne yazacağımı bilmiyordum. Düşünürken, bu kadar zengin insan malzemesine sahip olan bir ülkede neden bütün dünyaya mal olan fikir, sanat ve kültür akımlarının yaratılamadığı sorusu takıldı kafama ancak bu sorunun cevabının sütunuma sığmayacağını düşünerek vazgeçtim.

Kültürel alandaki “tehlikeli” tıkanıklıklarla ilgili bir yazı yazılabilir diye düşündüm. Bu tıkanıklığın yaratacağı toplumsal bunalımlardan,moral değerlerin yerle bir edilmesinden söz edilebilirdi.

O sırada masamın üstünde duran gazetelere ilişti gözüm. Yılın annesini seçmek için önerilen adaylar belirlenmişti. Yılın annesi televizyon dizilerinde “anne rolü” oynayanların arasından seçilecekti. Adaylarının  fotoğraflarının yanında  birde büyükçe bir çocuk fotoğrafı vardı. Fotoğraftaki çocuğa dikkatle baktım. Kısacık saçları, ışık saçan simsiyah gözleri  vardı. Çok etkileyiciydi. Bir çocuk gözlerinin içine bunca ışığı, bunca gülümsemeyi, umudu, safiyeti, bunca sessizliği,  bunca soruyu nasıl sığdırabilir acaba diye düşündüm.  Sanki o tek karenin içinden dünyayı sorguluyordu. Dünyanın geçmişini, bu gününü, en çokta geleceğini sorguluyordu.

Çocuğun fotoğrafına bakarken neden bilmiyorum, Odysseus’un öyküsünü yazmak  geldi içimden. Herakles sütunlarından geçerek bir su yarıküresi olduğu sanılan güney yarıküreyi keşfetmek için yolculuğa hazırlanırken umutsuzluk içinde kıvranan arkadaşlarına “insan olduklarını, yüreklilik ve bilgi için, öğrenmek ve anlamak için yaratıldıklarını” haykıran Odysseus’un soylu macerası buraya denk gelir diye düşündüm... Ama yazmadım. Çünkü aklım fotoğraftaki çocukta kalmıştı.

Büro hizmetlisi geldi o sıra. Yeni çay demlemiş, içip içmeyeceğimi soruyordu. ‘İçerim’ dedim. ‘Birde, şu jaluzileri, pencereleri açar mısın, lütfen’ dedim.

Kapıyı açık bırakmıştı. Karşı odadan sesler geliyordu. Anladığım kadarıyla bu gün KDV yatırılacakmış, bir saat önce kurye çağırmışlar hala gelmemiş, gibi şeylerden konuşuyorlardı.

Sonra söz su deposuna geldi. Depo çürümüş. Birisi değiştirmekten, diğeri çürüyen yerlerine yama yapmaktan söz ediyordu. Hiç üstüme vazife değilken, ‘yama yapmayın, yama yapmayın üç gün sonra başka bir yerinden çürür. Çürüyen şeyi söküp atın, değiştirin’ diye seslendim. Benim, su deposu işini bu kadar ciddiye almamı yadırgadıkları belli oluyordu. ‘Tamam değiştiririz.’ dediler. Sorunu çözmüştük.. Çürüyen su deposu sökülüp atılacaktı. İyi ama çürüyen onca şeyi ne yapacaktık.

 

YAVUZ ÖZKAN

NOKTA (10-16 Mayıs 2004; Sayı: 1088)